ABD–Çin Rekabeti: 21. Yüzyılda Yeni Dünya Düzeni

ABD ve Çin arasındaki rekabet günümüz uluslararası ilişkilerinde en belirleyici unsurlardan biri haline gelmiştir. Bu rekabet, ekonomik, askeri, teknolojik ve diplomatik alanlarda yoğun bir mücadeleye sahne olmaktadır. Her iki küresel güç, kendi ulusal çıkarlarını korumak ve küresel egemenlik alanını genişletmek amacıyla çeşitli stratejiler geliştirmektedir. ABD’nin uzun yıllara dayanan küresel üstünlük sağlayan politikası Soğuk Savaş döneminde belirginleşmiş ve zaman içerisinde teknolojide üstünlük, savunma sanayi ve finansal etki alanlarında yeni boyutlar kazanmıştır. 21. yüzyılda ise teknolojik gelişmeler ve küresel köprülerin kurulmasıyla birlikte bu rekabet daha karmaşık bir hale gelmiş ve karşılıklı bağımlılıkları da beraberinde getirmiştir.


Tarihsel Arka Plan


ABD ve Çin arasındaki ilişkilerin şekillenmesi 20. yüzyılın ortalarına uzanmaktadır. Mao döneminde iki ülke birbirinden ideolojik olarak uzak durmuş, hatta Soğuk Savaş yıllarında Çin daha çok Sovyetler Birliği’ni desteklemiştir. Ancak 1972 yılında ABD Başkanı Richard Nixon’un Pekin’e yaptığı ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkide bir dönüm noktası olmuştur. Bu ziyaret, Çin’in uluslararası sisteme açılmasını hızlandırmış ve iki güç arasında hem işbirliği hem de rekabet dinamiklerini doğurmuştur.
Günümüzde hâlâ ABD–Çin ilişkilerinin temelinde bu ikili yapı yer almaktadır. Bazı alanlarda karşılıklı bağımlılık, bazı alanlarda ise sert bir mücadele görülmektedir.
Bu ikilem, ilişkilerin kalıcı bir niteliği midir yoksa dönemsel koşullara bağlı bir durum mudur?


ABD’nin Küresel Stratejisi

Soğuk Savaş boyunca ABD, Sovyetler Birliği karşısında küresel liderlik rolünü üstlenmiştir. NATO’nun kurulması, Marshall Planı ile Avrupa’nın ekonomik olarak desteklenmesi ve teknolojik üstünlük arayışı bu stratejinin temel taşları olmuştur. ABD, kendini “özgür dünyanın temsilcisi” olarak konumlandırırken, dünya düzenini de liberal değerler ve kapitalist ekonomi üzerinden tanımlamıştır. Bu dönemde ABD’nin çizdiği küresel düzen anlayışı, bugün hâlâ uluslararası ilişkilerin dilini etkilemeye devam etmektedir.
ABD’nin bu dönemdeki liderlik söylemi gerçekten evrensel bir düzen mi sunmaktaydı, yoksa kendi çıkarlarını meşrulaştıran bir anlatı mıydı?

Soğuk Savaş’ın ardından ABD, tek süper güç olarak kalmış ve küresel siyaseti yönlendirmeye devam etmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrasında “terörle savaş” politikası Irak ve Afganistan müdahaleleriyle birleşerek ABD’nin güvenlik odaklı yaklaşımını güçlendirmiştir. Obama döneminde ise Asya-Pasifik pivotu ilan edilmiş ve Çin, Amerikan stratejisinin merkezine daha belirgin bir şekilde yerleşmiştir. Trump yönetimi, Çin’i doğrudan “stratejik rakip” ilan ederken; Biden yönetimi ise hem işbirliği alanlarını açık tutmakta hem de teknoloji, ticaret ve diplomasi alanlarında rekabeti derinleştirmektedir. Bu durum, ABD’nin Çin’e artık bir ortak değil, rakip gözüyle baktığını göstermektedir.
Bu yaklaşım küresel istikrarı korur mu, yoksa daha büyük gerilimleri mi tetikleyecektir?


Çin’in Yükselişi

Ekonomik Reformlar ve Yumuşak Güç

1978 sonrası Deng Xiaoping’in reformları Çin’i köklü biçimde değiştirdi. O dönem yaklaşık 400 milyon nüfusu ile ‘köylü ekonomisi’ olarak görülen Çin, ihracat ve üretim kapasitesiyle hızla “Dünyanın Fabrikası” haline gelmiştir. Ancak yükseliş yalnızca ekonomik boyutlarla sınırlı kalmamıştır.(Kaynak) Çin, kültürel diplomasi, Konfüçyüs Enstitüleri ve yeni medya araçları üzerinden “yumuşak güç” unsurlarını devreye soktu.

“Gücün en etkili hali, başkalarının senin istediğini kendi istiyormuş gibi hissetmelerini sağlamaktır.”-Joseph Nye

(Pekin 2008 Olimpiyatları, Çin’in küresel imajını güçlendiren ve yumuşak gücünü sergilediği önemli bir dönüm noktası)

2008 Pekin Olimpiyatları bu açıdan dönüm noktasıydı. Tüm dünyaya görkemli bir açılış töreniyle “modern ve güçlü Çin” imajı verildi. Dolayısıyla Çin’in büyümesi yalnızca sanayi ve ihracatla sınırlı değil, aynı zamanda küresel algı yönetimiyle de desteklenmiştir.
Çin’in yükselişi sadece ekonomik bir dönüşüm mü, yoksa yumuşak güç etkileriyle küresel bir strateji mi?

21.yüzyılın başlarında ABD ve Çin ilişkilerinde en sert gerilim ticaret savaşlarıyla kendini göstermiştir. Washington’un Çin ürünlerine gümrük vergileri koyması, Pekin’den gelen karşı yaptırımlar ve teknolojik kısıtlamalar küresel ekonomide dalgalanmalar yaratmıştır. Özellikle Huawei, TikTok ve yapay zekâ gibi alanlarda başlayan kısıtlamalar yalnızca iki ülkeyi değil, küresel tedarik zincirlerini de etkilemiştir. Üretim maliyetleri artmış, piyasalar dalgalanmış ve küreselleşme kavramı yeniden sorgulanmaya başlanmıştır.
Ticaret savaşları yalnızca iki dev arasındaki mücadele midir, yoksa dünya ekonomisini etkileyen zincirleme bir kriz midir?


    Uluslararası İlişkilerde Yeni Dinamikler

    Çin, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Asya Altyapı Yatırım Bankası gibi yapılarla Batı merkezli düzene alternatif arayışlarını hızlandırmıştır. ABD ise G7, NATO, QUAD ve AUKUS gibi platformlarla mevcut üstünlüğünü pekiştirmeye çalışmıştır. Bu durum, uluslararası sistemin tek kutuplu mu yoksa çok kutuplu mu ilerleyeceği tartışmasını da yeniden gündeme getirmiştir. Her iki güç kendi ittifak ağlarını genişletmeye çalışırken, aslında dünya düzeni giderek daha karmaşık ve çok taraflı bir görünüme kavuşmaktadır.

    ABD–Çin ilişkilerinde en çarpıcı boyut karşılıklı ekonomik bağımlılıktır. İki ülke arasındaki ticaret hacmi trilyon dolarlara ulaşırken, Amerikan şirketleri (örneğin Apple) üretimlerini büyük ölçüde Çin’e kaydırmıştır. Çin de ABD’de yatırımlarını artırmış ve finansal bağlarını güçlendirmiştir. Ancak bu bağımlılık bir yandan da ciddi bir rekabeti doğurmuştur. Dijital alandaki karşılıklı kısıtlamalar artarken, yatırımlar üzerinden oluşan “ortak çıkar” alanları da sürmüştür. Bu nedenle iki dev arasındaki ilişki ne tam bir kopma ne de mutlak bir işbirliğidir.
    ABD–Çin ilişkilerinde baskın olan unsur rekabet anlayışı mıdır, yoksa karşılıklı ekonomik bağımlılık mı?

    ABD ve Çin arasındaki rekabetin tek bir kazananı yoktur. Soğuk Savaş’tan bugüne değişen dinamikler, iki ülkeyi kimi zaman işbirliği kimi zaman sert rekabet içine çekmiştir. Ekonomi, dijital gelişmeler, diplomasi ve yumuşak güç unsurları bu mücadelenin farklı yüzlerini oluşturmaktadır. Çin’in köylü ekonomisinden küresel dev haline gelişi ve ABD’nin hâlâ güçlü kurumları bu süreci belirleyen ana faktörlerdir. Ancak nihai tablo gözler önündedir: 21. yüzyılın düzeni tek bir kutup etrafında değil, çoklu güç dengeleri etrafında şekillenecektir.

    “En karanlık gece bile sona erer ve güneş tekrar doğar.”-Konfüçyüs

    You may also like...

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir